Ayurveda


Ayur: yaşam, Veda: bilgi

Ne zaman yazıldıkları kesin olarak saptanmamış olmakla birlikte, bilinen ilk yazılı metinlerden olan VW’ların, binlerce senelik bir geçmişe sahip oldukları kabul edilmektedir. Bazı kaynaklar, dünyanın çok saf ve temiz olduğu bir dönemde, Hindistan ve Nepal’de, çok gelişmiş bir uygarlığın var olduğunu; Veda metinlerinin, bize bu uygarlıktan kaldığını söylemektedir. Kelime anlamı olarak Ayur, yaşam; Veda, bilgi demektir. Safbilgi anlamına gelen Veda bilgisi, yaşamın her alanında mükemmel gelişmeyi amaçlar.

Sağlıklı ve uzun yaşamın sırlarını veren Ayurveda, günümüze ulaşmış en eski, mükemmel ve bütünsel bir tip sistemidir. Prensipleri evrensel ve her zaman geçerlidir. Doğal tip bilgisinin kaynağı olarak nesilden nesile aktarılmıştir. Ayurveda, sadece Asya kitasındaki tibbı etkilemekle kalmamış, Eski Mısır ve Yunan tibbının da temelini oluşturmuştur. Ayurveda, Vedanın kırk kolundan bir tanesidir. Bu kitapta anlatılacak olan Ayurveda, Hintli fizikçi, bilim ve felsefe adamı Maharishi Mahesh Yogi önderliğinde, özgün şekline uygun olarak, günümüze sunulmuş olan “Maharishi Ayurveda’dır. Neden Maharishi Ayurveda? Şu anda Hindistanda Ayurveda adı altında uygulanan yüzlerce tibbî yöntem vardır. Fakat, Maharishi Ayurveda, Batı’da da pek çok tibbî araştırmayla yararlılığı kanıtlanmış ve günümüz Batı toplumunun da uygulayabileceği geleneksel bir tip sistemi olma özelliğine sahiptir. Binlerce yıl öncesinden gelen bu bilgi, o zamanki sınıfsal hiyerarşi nedeniyle sadece kurallara, racalara ve asillere uygulanmış, Ayurveda hekimleri tarafından da nesilden nesile, kendi ailelerinde saklı tutulmuştur.

Bilgi, orjinalliğini, bazı ailelerde korumuşsa da, bozulmuş Ayurveda yöntemleri de ortaya çıkmıştır. İşte bu nedenle Maharishi, bu bilgiyi özgün şekliyle koruyan Ayurveda hekimleriyle temas kurmuş, standardize etmiş ve güncelleştirmiştir. Dünyanın küreselleşmesi ve iletişim çağının başlamasıyla birlikte bu bilgiyi sadece bazı ailelerde saklı tutma görüşü de sona ermiştir. Bilgi, ilk defa 1986 yılında açılan büyük bir kursla Batılı hekimlere verilmiş, 1989 ve 1990 yıllarında Amerika’da, 1990-91 yıllarında da Avrupa’da popülarite kazanmaya başlamıştır. Birçok Batı ülkesinde, ileri tip merkezlerinde bu konuyla ilgili ilaçlar ve tedavi yöntemleri, tibbî araştırmalara tabi tutulmuştur. Ayurveda, araştırmaların olumlu sonuçlanması, kişilerin kendilerini bu yöntemle daha iyi hissetmeleri; ucuz, basit, evde uygulanabilir, doğal ve yan etkisiz oluşu nedeniyle giderek yaygınlaştı.

Son yıllarda, Batı tıbbı süper ihtisaslaşmaya giderek, insanı ayrıntıda; yüzeyel ve dar kesimlerde ele almıştır. Bu da tıbbı bütünsellik ve derinlikten uzaklaştırmış, öte yandan insanlan yorucu, zahmetli ve pahalı teşhis ve tedavi yöntemlerine maruz bırakmıştır. Ayrıca tedavilerde de ilaçların gittikçe kimyasallaşması ciddî yan etkilere yol açmaktadır. Bu ilaçların tek başına kullanıldıkları zaman bile pek çok yan etkisi söz konusuyken, birlikte kullanıldıklarında yan etkileri çok daha ürkütücü ve yıpraticı boyutlara ulaşabilmektedir. Bati toplumundaki sigorta şirketleri bile, sadece ilaç ve pahalı teşhis yöntemlerine dayalı, kökten tedavi edemeyen bu tıp sisteminin maddî yükünü karşılamakta zorlanmaktadır.

Ayurveda tıbbı, Batı tıbbıyla birlikte uygulanabilir ve onun yan etkilerini azaltıp iyileşme sürecine destek olur. Ayurveda, insanı, doku, organ, akciğer gibi tek yönlü değil, tüm organlanyla ve dokularıyla, fîziksel bedeniyle, ruhsal yapısıyla, bilinç düzeyiyle, hatta yaşadığı ortamla ve makrokozmosla bir bütün olarak ele alır.

Çünkü evrendeki her şeyi, bir bütünün parçası olarak kabul eder. Tedavide hastanın iyiliği için hangi yöntem öncelikle daha faydalıysa o yöntem kullamlır. Ayurveda tedavileri, zaman içerisinde etkilerini gösteren, ancak, derin ve temelden iyileşme sağlayan yöntemlerdir. Hastanm o anki bulgularını tedavi etmek yerine, hastalanmasına yol açan nedenleri, risk faktörlerini düzeltmeye çalışır. Yanlış yaşam tarzını degiştirmeyi önerir; kişinin kendi beden tipini ve özelliklerini kişiye tanitır. Adeta kendi bedeninin kullanma talimatnamesini öğretir.

Ayurvedik yöntemler, ileriki sayfalarda söz edecegim şekilde, hastalıkların ortaya çıkmadan belirlenip önlenmesiyle, hastalığa gelmeden “dur” diyebilir. Ayurveda iyi ve bilinçli uygulandığında, modern hayatı hem kolaylaştırır, hem de insanı yıpranmalardan korur. Kendimizi koruyamazsak modern hayat gerçekten çok yıpratıcı. Günlük hayatın zorlukları içerisinde abartmadan, Ayurvedik ilkelere aşırı derecede uyma stresine girmeden, yapılan temel hataları düzeltmek bile hayatımızı daha uzun, mutlu ve az hastalıklı kılabilir.

Mükemmel sağlık için 20 yaklaşım

1. Bilinç: TM, ileri teknikler ve Sidha programlarıyla sağlanır.

2. Temel ses: Veda’lara göre dengesizligi gidermek için seçilen temel sesler.

3. Entelekt: Pragyaparat’m (entelekt hatası) giderilmesi için entelekte en basit yaratılışın temel bilgisini vermek ve entelekt hatasını gidermek.

4. Duygular: Duygular düzeyinde dengesizliği gidermek.

5. Dil: Dilin bazı özelliklerini kullanarak, zihne ve bedene olumlu etkiler vermek.

6. Gandharva Veda: Dengesizlikleri, seslerin harmonisi ve doğanın sesiyle gidermek.

7. Yoga hareketleri: Asana Yogai’r, Suryanamaskara vb.

8. Marma terapi: Akupunktur noktalarına benzer noktalara hafıfçe, uyarılarla yapılan tedavi.

9. Nöro respiratuvar (sinir ve kas) bütünleşme programlan: Pranayama, nefes teknikleri.

10. Fizyolojik arınma: Panchakarma, diyet, doğru beslenmeyi öğrenmek.

11. Bitkiler ve mineraller: Her ülkenin kendi kaynaklarına göre herbal ve mineral preparadarla tedaviler.

12. Rasayanalar: Yenileyici, gençleştirici ve daha uzun yaşamayı sağlayıcı preparadar.

13. Davramş (Achar Rasayana): Olumlu her düşünce ve davranış sinir sistemimizi olumlu etkiler, doğru beslenmek kadar önemlidir.

İlgili:  Dr. Ender Saraç: Hamur Tatlı Bir Zehir...

14. Nabızdan teşhis: Gelmekte olan veya halen var olan rahatsızlıkların nabızdan teşhis edilmesi.

15. Jyotish: Veda astrolojisi. Sağlık üzerindeki astrolojik ve çevresel etkilerin, matematik hesaplarla saptanması.

16. Yagya: Jiyotish’te saptanan olumsuz etkileri dengeleyici yaklaşımlar.

17. Günlük ve mevsimsel rutinler: Günlük ve mevsimlik degişimlere fızyolojinin uyumunun saglanması.

18. Taşlar: Astrolojik açıdan Jiyotis’te. saptanan etkilere göre kullanılan değerli taşlar.

19. Sthapatya Ved: Mimarî açıdan mekanlarm Vedaya uygun düzenlenmesi.

20. Ayurvedik programlar:
Zihin: TM, İleri teknik, Sidha Programları

Beden: Diyet, gıda destekleyiciler, Panchakarma tedavileri, Pranayama Ve Asana Yoga, Gandharva Veda müzikleri

Davranış: Achar Rasayama, günlük rutinler, mevsimsel rutinler.

Çevre: Grup bilinci, Hint astrolojisi, “Jiyotish” ve Yagya.

Ayurveda’ya göre hastalık oluşumunun nedenleri

Entelekt hatası (pragyaparat)

İnsan hastalanmak, acı çekmek ve mutsuz olmak için değil, evrimleşmek ve mutlu olmak için yaratılmıştır. Fakat, varoluşumuzla ilgili bilgimiz eksik ve yüzeysel olduğundan tercihlerimizi yanlış yapabiliyor ve acı çekiyoruz.

Bir sonraki bölümde de bahsedecegim gibi, insanoğlunun DNA’sında kayıdı olan ve makrokozmosla mükemmel ilişkisini sağlayan program, “var olma” bilgisi; zamanla insanın doğaya ve kendisine yabancılaşması, yanlış yaşam tarzı, yanlış beslenme, olumsuz çevre ve toplum koşullan nedeniyle bozuluyor. Burada, tek bir bireyin mutlu olmasının yeterli olmayıp, genel ortamın ve toplumun mutuluğunun da önemli olduğunu vurgulamak gerekir. Bir ağaç hastaysa, bütün ormana da hastalığı bulaştırabilir.

Günümüz insanı, akşam yatağına yorgun, mutsuz, umutsuz ve negatif bir fîzyolojiyle girmektedir. Bu insan, beyin dalgalarıyla da ortama olumsuz titreşimler yayar ve acı çeker. Sonuçta acı da bir duygudur ve her duygu da elektriksel bir akım, kuvantum düzeyinde bir titreşimdir. Toplumun çoğunluğu mutsuzluk, hastalık gibi negatif titreşimleri ortama yayıyorsa, siz istediğiniz kadar kendinize dikkat edin ve genel sağlık kurallannı uygulayın; ancak belli bir noktaya kadar gelebilirsiniz.

Doğanın bozulduğu ortamda, temel sorunlarını çözememiş bir toplumun bireylerinin saglık, mutluluk, huzur titreşimleri yayması mümkün değildir. Dolayısıyla insan doğasındaki mutlu ve sağlıklı olma hali, “var olma” bilgisi, ya da başka bir deyişle “programı” bu koşullarda bozulup dumura uğramaktadır. Hastalıklar ve yaşlanma, kozmos ve doğayla olan “bir”liktelikten ve bu “bir”liğin “farkında” olmaktan uzaklaşmamız sonucu ortaya çıkıyor ve bu noktada “pragyaparat” adını verdiğimiz entelekt hastası oluşuyor. Olumlu sosyal değerlerin kaybı; saygıdeğer insanlara ve yaşlılara karşı saygısızlık; zihinde bozukluk yapan ilaçları kullanmak; yanlış zamanda , yanlış yerlerde bulunmak; zayıf ve kötü bireylerle arkadaşlık; negatif titreşimi olan ortamlar; kişiler ve mekanlarda çok sık temasta bulunmak;kıskançlık, korku, kızgınlık, ihmal, zehirlenme sonucu yanlış davranışlarda bulunmak.

Bunların hepsi prgyaparat’la bağlantılıdır. Ayurveda’ya göre, sağıklı bir insan, dosha’ları dengeede olan, iştahı açık, dhatu’ları normal işleyen, boşaltımı dengede, zihni ve duyguları mutlulukla dolu bir kimse olarak tanımlanır. Bu, klasik anlayışımızdaki sağlığa göre daha farklı bir ifadedir. Çünkü zihin ve ruh sağlığı da kişinin fîziksel sağlığıyla çok bağlantılı ve önemli olarak kabul edilmektedir. Entelekt hatası dediğimiz zaman, entelektin, kaynağıyla olan iletişimi kaybolmuş; ait olduğu bütünle arasındaki ilişkinin programı bozulmuş; hafızası silinmiş demektir.

Bu hafıza kaybı, bütün düşüncelere, konuşmalara, faaliyetlere, her şeye yansır. Hatası olmadığı zamansa, entelekt, kaynaktan gelen orijinal hafızayı, programını korumaktadır, şifre bozulmamıştır. Bütüne ait olduğunu unutmamıştır; doğanın yasalarıyla uyum içerisindedir. Bütün düşünceler, konuşmalar, faaliyeder hep evrim yönündedir. Dolayısıyla her zaman, her yerde büyük bir başan ve mutluluk söz konusu olur. Çünkü doğanın desteği sizinle beraberdir. Tabiî bu durum sağlığa da aynı şekilde yansır. Kanser hastalığmda hücre, bedenin bir parçası olduğunu unutur ve bu konudaki hafıza bağı koptuğu zaman, yani hücre, içinde yer aldığı bedenin bir parçası olduğunu unuttuğunda, artık kanserojen bir hücreye dönüşür. Bu tıpkı, bazı insanların, evrenin, doğanın bir parçası olduklarını unutmaları gibidir. Kendi egosuyla tümün bir parçası olduğunu unutan hücre, kendi bencilliğiyle çoğalmaya başladığında, sadece tüme zarar vermekle kalmaz; aslında kendini de yok eder. Hiçbir kanserii hücrenin bedenden ayrı olarak sonsuza dek yaşadığı görülmemiştir.

Modern tedavilerde biz hücreyi öldürüyoruz. Kimyasal olarak, biyololojik olarak veya cerrahî olarak çekip çıkarıyoruz. Bütün kanserii hücreleri temizlesek bile “hafıza’yı değiştiremiyoruz; hafıza aynı kaldıkça hücreler tekrar reenkarne (yeniden doğmakta) olmakta ve yeni kanserli hücreler üretmektedir. Bu hücre oluşumunu, hafızayı değiştiremediğimiz sürece asla önleyemeyiz, bildiğimiz en iyi kanser ilaçlarını da kullansak sonucu değiştiremeyiz.

Evren sürekli değişim geçirerek genişler, fakat bütünlüğünü korur. Değişim geçirmek ve ayrılmak problem değildir. Problem, birliği unutmaktır. İnsan sürekli bir yapım ve yıkım içerisinde, “vücudumuz akan bir ırmak gîbi” İnsan sürekli bir değişim içindedir. Adeta akan bir ırmaktır. Bir Hint deyişi, ‘Siz hiçbir zaman ırmakta aym suya bakamazsınız. Az önce baktığınız su ile şimdiki su aynı değildir” der. Benzer bir deyişle Yunanlı filozof Herakleitos ise, yaşamın varoluşunun dinamik dengesini, ırmak ile yaşam arasındaki ünlü benzetmesiyle dile getirir: ‘Aynı ırmakta iki defa yıkanamazsınız”.

İlgili:  Dr. Ender Saraç: Hamur Tatlı Bir Zehir...

Daha sonra Platon da duyulara nasıl gözükürse gözüksün her şeyin sürekli bir akış içinde olduğunu söylemiştir. Gerçekten insan bedeni de aynı akan bir ırmak gibidir. Aldığımız her nefeste, yediğimiz her gıdada, sürekli bir değişim, yapım ve yıkım vardır.

Fakat, nasıl bir ırmağın ortası daha hızlı, en kenarı daha yavaşsa, hatta bazı noktaları durmaya yakın akıyorsa, aynı akışkanlık insan bedeninde de söz konusudur; insanda da aynı kuvantum akışı sürmektedir. Nefes aldığımızda oksijen, akciğerlerden alveoller aracılığıyla, eritrositler içerisindeki hemoglobine bağlanır. Kimyasal bir reaksiyonla tazelenmiş bir hemoglobin olarak, çok kısa bir süre içerisinde, belki gözün içerisindeki bir sinire, belki de karaciğere veya vücudun ihtiyacı olan başka bir dokuya çok hızlı bir şekilde taşınır.

Vücudunuzdaki yağ dokusu, bir ay önceki yağ dokusu değildir. Her üç haftada bir, yağ dokulan değişir. Her beş günde bir midedeki iç tabaka değişir. Her beş haftada bir cilt hücreleri değişir. İskeletimizse, daha katı ve sert olduğu için üç ayda bir değişir. Hidrojen, karbon, oksijen, azot gibi hızlı gazlardan oluşan dokularsa devamlı bir değişim içindedir; en çok haftalarla ifade edilen zaman birimi içerisinde hücrelerini değiştirirler. Bir de çok yavaş değişiklikler vardır; cıva, kurşun, demir, magnezyum, bakır metallerinde olduğu gibi. Hatta bazıları yıllar içerisinde değişir.

Amerika’da, Kaliforniya Ogmich Laboratuvarları’nda yapılan araştırmalara göre, bir insanın atomlarının %98’i bir yıl içerisinde tamamen yenilenmektedir. Şu andaki ben, bir sene sonra aynı görüntüdeyim; ama, geçen sene bana ait olan atomların çok azını barındırmaktayım. ‘Aynı akan ırmak gibi. Irmak aynı ırmak ama, akan su farklı.’ Her saniye çok sayıda hücrenin öldüğü ve yenilendiği bir sistemde, niçin herhangi bir organımız dengesizliğini sürdürsün? 0 zaman, bu değişimi olumlu yöne çekmek için neden daha sağlıklı bir beden istemeyelim? İnsanın doğasında “sağlıklı olma hali’ vardır.

Niçin sağlıklı olmak istemeyelim?

Zaten insanın doğasında bulunan denge, birtakım dış faktörlerle bozuluyor ve hastalık, 1. aşamadan 5. aşamaya geçildiği zaman başlıyor (hastalıkların basamakları, detaylı olarak daha sonraki bölümde anlatılacak). İnsan, doğal haliyle aslında dengededir. Bu doğal denge korunduğu sürece, yaşlanma ve yıpranma yavaşlıyor. Hava kirliliği, diğer insanlarm mutsuzluğu, yanlış beslenme, stres, olumsuz çevre koşulları, hayvanlan öldürmek gibi faktörlerle de denge bozulabiliyor. İnsanın doğasında zaten mutluluk, huzur ve sağlıklı olma hali yatmaktadır. Kendi dengemizi korumak için doğadaki başka dengeleri bozabiliyoruz.

Bunun sonucunda canlılar da kendi dengelerini korumak için mutasyona uğrayıp tekrar ortaya çıkabiliyorlar. örneğin grip virüsü, hava kirliliğiyle değişime uğrayıp farklı bir şekilde tekrar ortaya çıkabiliyor veya DDT, böcekleri önceleri çok rahat öldürürken, artık çok etkisiz kalabiliyor. Çünkü onlar da kendilerine yeni bir denge kuruyorlar, hastalanmamaya ve soylarını devam ettirmeye karar veriyorlar. Genlerini değiştirip mutasyona uğruyorlar ve DDT onları öldüremiyor. Çevrenin daha dengede olduğu zamanlarda, her canlı kendi doğasını devam ettiriyordu. Şimdi, canlı türleri arasında büyük ölçüde bir yaşam savaşı var. İnsan, nüfusu arttıkça diğer canlı türlerine de zarar vermeye başlıyor. Normalde insan boğazında flora adını verdiğimiz çok çeşidi bakteri bulunmaktadır. Bu bakteriler kendi başlanna kontrolsüz çoğalamıyorlar. Çünkü onları denetleyen bir sistem var; bu, onları belli bir şekilde tutan vücudun bağışıklık sistemidir. Vücudun doğal dengesi, trafik kazası, bir yakının ölümü, aşırı soğukta kalma, aşırı yorgunluk veya stresle, bir travmaya uğradığı zaman bozuluyor ve bağışıklık sisteminin baskısından kurtulan bakteriler, kendi başlarına süratle çoğalıyorlar. 0 bölgedeki mikroplar çoğunluğu ellerine geçirip, dokulara epeyce zarar verebiliyorlar. örne ğin bademcik iltihabı, farenjit gibi.

Aslında bakteriler hep oradalar, fakat onları disipline eden, onlann belli bir hızın üzerinde çoğalmalarma engel olan savunma mekanizması var; bu, vücudun hasta olmamaktaki kararlılığıdır. Neşeli, hayata bağlı, manevî yönü kuvvetli olan insanlar, sahip oldukları yaşam enerjisiyle, kendilerini adeta yaratan güçle bütünleştirdikleri için daha az hasta oluyorlar. Özellikle psikosomatik hastalıklan çabuk atlatabiliyorlar. Kendini tek ve farklı düşünenler daha fazla hasta oluyorlar. Bir bütünün parçası olduklarını daha fazla hisseden ve ana kaynakla “bir” olmayı çeşitli tekniklerle tecrübe eden kişiler hasta olsalar bile, bu durumu doğal karşıladıklarından hastalığı daha kolay atlatabiliyorlar. Diğerleri bunları büyük bir şansızlık olarak görüp, travma yaratabiliyor, yıkılabiliyorlar. İyi olacağına çok derin düzeyden inanan kişilerde ise, ilaçlann bile daha fazla etkisi olabiliyor. Bu noktada zihin-beden ilişkisinden söz etmek gerekir.

Ayurveda’ya göre insan yapısı zihni ve bedeniyle bir bütündür. Zihnin, bedeni; bedenin, zihni karşılıklı etkilemesi söz konusudur. Örneğin çok hastalıklı bir bedende berrak bir zihnin var olması zordur. Bir otomobili düşünün, sürücü ne kadar iyi olursa olsun otomobil kötüyse, bir anlamı yok. Tersini de düşünecek olursak, hayatında sadece bir at arabası kullanmış birisine son model bir otomobil verin, bu otomobille hiçbir şey yapamaz.

Zihin-beden ilişkisi buna benzer. Zihin ne kadar üst düzeyde olursa, ne kadar iyi bir bilgiyle yüklenmiş olursa ve streslerden arındırılmış olursa, bedenin sağlığı için, gerekli düzenlemeyi daha iyi yapabilir. ‘Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’ özdeyişi ne kadar doğru ise, ‘Sağlam viicut sağlam kafada bulunur’ deyişi de o kadar geçerlidir. Zihni berraklaştırmak ve streslerden arındırmak için pek çok teknik vardır. Etkili ve uygulaması basit olduğu için bu kitapta, TM üzerinde duracağım. TM’nin en büyük faydası berrak ve streslerden arınmış bir zihin sağlamasıdır. Dolayısıyla beden üzerine daha kolay etki yapıp, hormonları, enzimleri daha iyi ayarlayabilmektedir.

İlgili:  Dr. Ender Saraç: Hamur Tatlı Bir Zehir...

DNA’daki bilgi bir arşiv bilgisidir:

Milyonlarca yıldan beri yaşadığımız hayatın özellikleri, yaratıldığımızdan bu yana maruz kaldığımız yağmurlar, iklim değişiklikleri, üzüntüler, savaşlar, çoğalmalar, beslenme alışkanlıklan bunlann hepsi, içgüdü, duygu ve genel davranış biçimi olarak programlanıp bir bilgisayar disketi gibi tek bir hücrenin DNA’sına yüklenerek, nesilden nesile aktarılıyor. DNA’daki bilgi bir arşiv bilgisidir. Ağlamaktan, üreme içgüdüsüne, ölüm korkusundan, beslenme alışkanlıklarma kadar her şey, DNA’ya kaydedilip, arşiv bilgisi oluyor.

Örneğin, içgüdüsel olarak erkek sperm hücresi, dişi yumurtasıyla programlandıkları şekilde buluşuyor. Kendi boyutarına göre çok büyük bir mesafeyi kat edip, gene programlandığı gibi yumurtayı bulan sperm, burgusuyla kabuğu delip içeri giriyor ve dölleme gerçekleşiyor, bunu bilerek yapıyor. İki, 22 +x veya 22 + y birleşiyor. Gerçek bir hücre olup erkek ve dişinin kalıtsal şifreleri birleşerek doğacak olan canlının bütün hayatı, hangi hastalıklara yakalanıp, ne karakter ve fizik yapısına sahip olacağı, yazgısı ana hadanyla burada belli oluyor. Tabi bunu, hamilelik süresindeki diyet, geçirilen rahatsızlıklar, döllenme ve doğum anındaki astrolojik açılar da etkiliyor. Buna, biz prakriti, yani doğuştaki beden ripi (dosha) diyoruz. Aslında doğa insanoğluna şaşılacak kadar çok bilgi yüklemiştir. örneğin, bebek doğduktan hemen sonra suya atıldığında yüzebiliyor. Fakat insanoğlu, tamamen kara hayatını seçtiği için, 6 saat içinde, bu içgüdü yok oluyor. Yeni doğan bebek üç temel reflekse sahipdr. Bunlardan biri yakalama refleksidir. Avucuna bir şey dokundurduğunuzda bebek hemen ellerini kapatır. Moro refleksiyse bebeğin (ellerini yukarı çekip bıraktiğınızda kendine doğru kendiliğinden sıçrayarak çekmesi) bir süre daha devam eder, sonra kaybolur.

Bir diğeri emme refleksidir. Yanağına ve dudaklarına bir temas olduğunda, bebek başını o tarafa çevirir ve hemen emme eğilimi başlar. Kimse ona emmeyi öğretmedi, ama, binlerce senedir bu böyle. Mutluluklarımız) içgüdülerimiz kuvantum düzeyindendir. Her şey kuvantum düzeyinden DNA’lara bilgi olarak verilmiştir. Kozmik zeka kuvantum akışıyla DNA’larda şifrelenmiş ve nesilden nesile kendini ifade etmiştir.

Insanın kuvantum mekanik bedeni

Maddenin en küçük parçacığının atom olduğu zannediliyordu; sonra atomun, nötron, elektron ve protondan oluştuğu, en sonunda da maddenin olabilecek en küçük taneciklerinin kuvantum tanecikleri olduğu saptandı. Kuvantum tanecikleri “kuvanta’ adı verilen çok yüksek titreşimler halinde duruyor; verilen uygun bir dürtüyle maddeye, adet kanamasından, kirpiğe, kahkahadan gözyaşına, hormonlara kadar her şeye dönüşebiliyorlar. Zihinbeden bütünlüğü de burada ortaya çıkıyor. Zihin de kuvantum titreşimleri halinde enerji yüklü bir potansiyeldir ve uygun gördüğü emirlerle düşünceyi, maddeye dönüştürebilir.

Kuvantum titreşimlerinden, kuvantum tanecikleri, onlardan proton, elektron, nötron, atom, onlardan da molekül, hücre, dokular, organlar ve tüm birey ortaya çıkıyor. Basit bir örnek verecek olursak bir yolda yalnız yürürken, karşınızdan gelen bir köpek saldırganca size yaklaşırsa, bir anda, saniyeden daha kısa bir zaman içerisinde, korku ve endişe sonucu bedeninizde adrenalin salgılanır, sempatik sinir sistemi bir anda hakimiyete geçer, kan basıncı artar, kalp hızlanır. Bütün bunların hepsi bir saniyeden az bir zaman içerisinde gerçekleşir. Görmenizle kaçmanız bir olur ve korku, sizde adrenalin denilen bir moleküle, maddeye dönüşür.

Bu kaba örnek bile madde olmayan, zihin düzeyindeki bir düşüncenin nasıl maddeye dönüştüğünü göstermektedir. Korku, adrenaline dönüştüğü gibi mutluluk, üzüntü, hepsi maddeye dönüşür. Bu yüzden kuvantummekanik beden olduğumuzu bilmemiz çok önemli. Dosha’lar kuvantum düzeyle sürekli temas halindedirler. Bu yüzden dosha’larınızı tanıyıp, ana kaynakla bağlantınızı kurmak, Ayurveda’nın bütünsel yaklaşımıyla sağlanabiliyor. Binlerce yıl önce doğanın bozulmadığı bir dönemde, Ayurveda, bunu insanoğluna sunmuş. Günümüzde de tip ilerledikçe insanın sadece organlardan oluşmadığı da araştırılıyor ve anlaşılıyor.

Doğadan uzaklaşıp, doğa yasalannı bozup, kaynaktan (her şeyin bir ve aynı olduğu birleşik alandan) koptuğunuz zaman, kuvantum düzeyiyle olan bu ilişki bozulur; kuvantum mekanik bedene hakim olma özelliği zayıflar. Fizyolojinizin organizasyonu, derin, kuvantum düzeyinden değil, daha kaba düzeyden akar. Kendinizi tek ve ayrı bir canlı olarak düşünüp her şeyin “bir” olduğunu kavrayamaz; doğa yasalarını çiğnerseniz, hatalı yaşar, davranır ve beslenirseniz, kuvantum mekanik beden bağlantinızı, zihin-beden ilişkinizi kaybetmiş olursunuz. Oysa, beden programınızı kuvantum düzeyden yeniden organize edebilir; Ayurveda önerileriyle daha sağlıklı ve uzun bir yaşama sahip olabilir, tekrar iç doğanıza dönerek, kendinize yardım edebilirsiniz.

Aile Hekimi Dr. Ender Saraç

Önceki Bitkilerle Gelen Güzellik: Aromaterapi
Sonraki Refleksoloji